Hatay’da depremin üç ayı: Yaz geldi; elektrik, su, kıyafet gelemedi…

HATAY

Uzun Çarşı’nın bir ucu Asi Nehri’ne çıkar, bir ucu Kurtuluş Caddesi’ne. Sürk alır insan bir ucundan, nar ekşisi biraz, biraz da Samandağ biberi; diğer ucundan ipek yazma, el yapımı bıçak. Kadayıf kokar Uzun Çarşı’nın sokakları, bazılarıysa defne sabunu.

İnsan kaybolur Uzun Çarşı’nın sokaklarında. Bazen hiç beklemediği bir aralıkta karşısına çıkan asırlık çınar ağaçlarının altında künefe yerken bulur kendini, bazen de daha biraz önce tanıştığı esnafın dükkân önünde ikram ettiği çayı içerken.

Eski Antakya’nın sokaklarına bir örümcek ağı gibi uzanır Uzun Çarşı. Bir gün güneş doğarken hiç de bulmayı beklemediğinin karşısına çıkarır seni, bir diğer günse çok beklediğin ama geleceğinden umudu kestiğin biriyle buluşturur sarı sıcak çekilirken sokaklardan.

Bu seferse 6 Şubat depremlerinden sonra Antakya’dan ayrılan ve yaklaşık üç ay sonra ilk kez yuvasına geri dönenlerin karşısına çıkardı bizi.


Uzun Çarşı’da hayat yavaş ve zor olsa da yeniden başlıyor

Çarşının bir kısmı yıkılsa da, sokaklar önce esnafın kendi çabasıyla, sonra o tarafa kaydırılan küçük iş makinelerinin yardımıyla açılmıştı. Kepenklerin çoğu kapalıydı ama arkalardan bir yerlerden kalın et kütüklerinin üzerinde kıyma çeken satırların tıkırtısı ve taş fırında pişen tepsi/sini kebabının kokusu geliyordu. Eski günlerdeki gibi olmasa da çarşının sokaklarında alışverişin yanında pazarlık da yapan, ellerinde alışveriş poşetleriyle dolananlar vardı.

“Ne kadar çok dönen olmuş” diye kendi kendime mırıldandım. “İlk kez geliyorlar belli ki gittikten sonra. Seçim için mi geldiler acaba, yoksa temelli mi döndüler?”

Hatay’a birlikte geldiğim yabancı gazeteci Adam, “Nasıl anlıyorsun ilk kez döndüklerini” diye sordu. Bu, Adam’ın Hatay’a ilk gelişi. “Suratlarında yazmıyor ya.”

“Emin değilim tabii” dedim. “Hepsine sormuyorum ama hissediyorum bir şekilde. Gözlerinin kalbi kırılıyor sanki şehirlerini ilk kez böyle gördüklerinde…”

* * *

Türkiye ve Suriye’yi vuran 6 Şubat depreminin üzerinden üç ay geçti. Afet bölgesinin dışındakiler için gündem ister istemez seçime odaklansa da, depremlerden sonra nüfusun yaklaşık üçte birinin başka şehirlere gittiği Hatay için aynı şeyden bahsetmek mümkün değil. 

“Üç aydır çadırda yatan, o yattığı çadırı da zor bulan insan seçimi düşünebilir mi” diye soruyor bir Antakyalı. Uzun Çarşı’nın bir zamanlar sağlı sollu kuyumcularla dolu olan sokaklarından birindeyiz, şimdi yerlerde boş altın keseleri, tozlanmış mücevher kutuları var, onlarca dükkân arasından sadece iki tanesi kepenklerini yeniden açabilmiş.


Uzun Çarşı’da hayat bir şekilde devam ediyor. Vitamin Kasabı, yeniden açılabilen ‘şanslı’ dükkanlardan biri

“Politik bir şehirdir aslında Hatay, şimdiki gibi umursamaz değildir” diye hemen ekliyor şehriyle ilgili kötü bir fikre kapılmamamızı isteyerek. “Ama karnı tok, sırtı pek olan insan siyaset konuşur. Her gün uyandığında o gün ne yiyeceğini, gece çadırı su basıp basmayacağını, yandaki apartmanın bir artçıda üzerine yıkılıp yıkılmayacağını bilmiyorsan ülkeyi de, geleceğini de düşünecek halin kalmaz.”

* * *

Selva Hanım’ın Antakya yemekleri yapan bir dükkânı varmış depremden önce. Bir taraftan bütün çarşıyı mis gibi kokutan Bucaklar Fırını’ndaki ustayı merakla izleyen Adam’a, simidini nasıl da kimyon ve tuza banıp yemesi gerektiğini gösteriyor -Antakya usulü, bir taraftan da anlatıyor:

“Depremden sonra gittik mecburen ama burasının dışında yapamayız biz. Döndük geldik ama ne kalacak yer var ne restoranı yeniden açayım desem kiralayacak sağlam dükkân. Ne yapacağımı bilemiyorum vallahi ama ölsem de terk etmeyeceğim bir daha burayı.”

* * *

Vitamin Kasabı’nın sahibi Sedat Kutlu, dükkânını bıraktığı yerde bulabilen sayılı Antakyalılardan. Buralarda hem alışkanlıktan sorulan hem de aslında cevabı çok da olumlu olmadığı için ağızdan çıkar çıkmaz pişman olunan “Nasılsınız” sorusunu duyunca kafasını hafifçe yana eğip gülümsüyor: “Olduğu kadar. Çekirdek ailemizde kayıp yok çok şükür, çalışanlarımız da iyi.”

Dükkândaki müşterilerin çoğu üniformalı. “Onlar da olmasa çok dönmez burası” diyor Kutlu. “Kalanlarda da dönenlerde de para yok ki. İnsan utanıyor hesap isterken…”

Hemen yan tarafta bir sıkma portakal suyu tezgâhı açılmış. Başında bekleyen Ali gazeteci olduğumu öğrenince soruyor, “Her yer Antakya gibi mi?” Televizyonlarda gördüğü kadarıyla diğer şehirlerde durum biraz da olsa toparlanmış gibi gelmiş ona ama kimseye de haksızlık etmek istemiyor. “Sanki bizi biraz unuttular gibi geliyor bana” diye başlıyor söze bir taraftan tezgâhı silerken. “Kimseden alıp bize vermesinler tabii ama görüyorsun abla sen de. Daha fazla yardım gelmezse toparlayamayız buraları.”


Uzun Çarşı’nın kedileri 

“Görüyorsun sen de” dediği yere bakıyorum, yaşlı bir adam dükkânında kalan malzemeleri çıkarabilmek için öndeki molozların kaldırılmasını bekliyor. “Açacak mısınız yeniden” diye soruyorum. “La,” diyor, -hayır. “Bir daha başlamak için çok yaşlıyım kızım ben. Hanımı da aldım, köydeki eve geçtik. Orada kalacağız bundan sonra.”

* * *

Nüfusun Türkiye’nin birçok şehrinin aksine merkezde toplanmadığı, ilçelere, köylere dağıldığı Hatay’da kırsalda yaşayanların sayısı depremlerden sonra iyice artmış, kimilerine göre iki, kimilerine göre üç katına çıkmış köylerdeki insan sayısı. Uzun Çarşı esnafının büyük kısmı da köylerden gelip gidiyor merkeze, Antakya’da içine girilebilecek bina yok.

Bir ay önce köyleri dolaştığımızda en büyük sıkıntı içme suyuydu, bir de herkesin gündeminde yakın zamanda başlayacağını çok iyi bildikleri sıcaklar vardı. “Son gördüğünde nasılsa öyle yine” diyorlar. “Değişen hiçbir şey yok. Bir ay önce su yoktu, şimdi de yok. Yazlık kıyafet gerekecek sıcaklar başlayınca diyorduk; yaz geldi, kıyafetler gelmedi.”

Köylerdeki sorunlar bunlarla da sınırlı değil. “Pamukla mısırın ekim zamanı, buğdayla frigin de hasat zamanı geldi ama zirai ekipman sıkıntısı büyük” diye söze başlıyor Antakya Ziraat Odası Başkanı Mehmet Muzaffer Okay. “Sulamayla ilgili sıkıntılar da sürüyor. DSİ elinden geleni yapıyor ama hepsini sezona yetiştirmesi mümkün değil. Gübre konusunda sorun biraz çözüldü ama pahalılık yine de el yakıyor. Hayvanlarını kaybeden de çok kişi var, kaybetmeyen de zaten hem beslemede hem sütünü sağıp da satmada problem yaşıyor.” 

* * *

“Bizim sütçümüzün hayvanları telef oldu” diyor peynir tezgâhının arkasında duran bir satıcı. “Yerine hayvan veren olmamış, olsa da koyacak yeri yok zaten.” Bizimle konuşurken bir yandan dükkânını yeniden açmaya çalışan komşusuna sesleniyor, “Bütün malları getirmeseydiniz, kapatacaklar mı burayı, yoksa çalışmaya devam edebilecek miyiz belli değil ki.”


* * *

Depremlerin üzerinden üç ay geçmesine rağmen Hatay’da belirsizlik sürüyor. Birçok noktada sıcak yemek dağıtımı yapan sivil toplum kuruluşu World Kitchen, Ramazan sonrasında sahadan çekilmiş, AFAD’ın yönetimindeki çadır kentlerde de yemek dağıtımının sonlandırılacağı konuşuluyor. Çadır kentlerin dışında kalanların akıbetinin ne olacağı belli değil, “Seçimden sonra kaldırırlar buraları” diyor birçok kişi. Kentin büyük kısmında su ve elektrik hâlâ yok, olan suya da kimse güvenip yüzünü yıkamıyor, yemeklerde kullanmıyor. Sıcaklarla birlikte kentteki sinekler artmış, Asi Nehri’nde oynayan çocuklar “Yılan tuttuk demin” diye bağırıyor. Hem sinekler hem de yılanlar çadırlarda kalanların büyük korkusu, evlerini korudukları için yüzlerinde gururlu bir gülümseme.

* * *

İç çamaşırı bulmak için yardım noktalarını dolaşan Esma’yla konuşuyoruz yürürken, “Donsuz diye bilmesinler beni, soyadımı yazma olur mu” derken gülmeye başlıyor. “Yaşadıklarımızın bir filmini çekseler adını ‘Kaybedenler’ koysunlar, donlarını bile kaybedenler…”

Bir süre güldükten sonra yüzü bulutlanıyor. “Gülmesek ne yapacağız ki” diye söyleniyor kendi kendine. “Üç ay oldu, düzelen hiçbir şey yok, her şey daha da kötüye gidiyor. Kurtulanla ölenin bir farkı kalmadı ki burada…”

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir